bugün itibariyle ismail kartal'ın takımı devralmasıyla birlikte 2022-23 sezonundan itibaren takımın başına geçmeyi kabul ettiği netleşen alman teknik direktör.

Netleşen diyorum; çünkü aksi halde, 1 ay önce takımın başına geçirebilecekleri bir ismi neden şimdi açıklasınlar ki? bu kadar da vasıfsız olamazlar değil mi ? zira, löw, jesus ya da biliç gibi isimlerin sezon ortası takım devralmayacağını daha ilk temasta öğrenmişlerdir!? Diye düşünüyorum…. Neyse, çok mu iyimserim, çok mu safım, bunu zaman gösterir.. ben biraz uzunca bizzat tecrübe ettiğim kadarıyla löw dönemini anlatmak istiyorum.

ketum, ciddi ve idealist görünüşünün altında tam bir futbol hastası, teorisyeni ve hayalperesti yatar. futbolla yatar, futbolla kalkar. bu oyun onun için geometrik problemlerden ibarettir. sahayı enine ve boyuna en verimli şekilde kullanacak kurguları yaratmaya çalışırken oyuncuların topsuz oyundaki aksiyonlarına kafayı takmıştır. bu nedenle çok ağır idmanlar yaptırır, oyuncuların sahada çok fazla koşmasını ve sürekli yer değiştirmesini ister.

günümüzde chelsea'nin conte ile 2016 şampiyonluğundan sonra popülarite kazanan ve "tuchel'in altıgenleri" üzerinden teorik altyapısı derinleşen, vitor hoca'nın da geldiği andan beri uygulatmaya çalıştığı 343 sistemini 90'ların ortasında sahaya yansıtmaya çalışırken, bunu 352'nin orta sahasındaki ofansif oyuncuyu sahte bir forvet gibi ileri ikiliye yaklaştırarak yapar. stuttgart'ta bu isim efsanevi bulgar 10 numara balakov’dur ve elber-balakov-bobic üçlüsü bir dönem bundesliga'nın içinden geçer.

98'de bu topraklara ayak bastığında kendisine emanet edilen kadronun büyük bir bölümü carlos alberto parreira tedrisatıyla 442 oynayarak 95-96'da şampiyonluk yaşamış dönemden kalma oyunculardan oluşmaktadır. carlos alberto'nun ani gidişinden sonra, önce lazaroni, devamında rıdvan dilmen, üstüne otto bariç ile bu şampiyon düzen işletilmeye çalışılsa da bir türlü istenen kıvamda sonuçlar alınamamış, takımdaki istikrarsızlığın üzerine terim'in ivmelenen yükselişi de eklenince işler başkan değişikliğine kadar gitmiştir.

sezon ortası sandıktan çıkan aziz yıldırım vizyonunun sezon sonu ilk icraatı ancelotti olmuş; dereağzını gezdikten sonra geldiği hızla topuklayan italyanın ardından kapısı çalınan ikinci isim de joachim löw olmuştur. 38 yaşında ateş gibi bir yaz günü ayağında sandaletlerle kulübe imza atmaya geldiğinde dönemin futbol ulemaları kendisini "stajyer" olarak etiketleyip çoktan hatalı bir seçim olarak nitelendirmiştir bile. bu ağır önyargıların üstüne bir de 442 için yaratılmış takımı 352 oynamaya zorlayınca işler sarpa sarmış ve bu evlilik daha cicim aylarında bitecek noktaya gelmiştir. ancak, aziz başkan löw'ün arkasında durur ve topçulara yüklenir. derken kemalettin, selahattin, erkan ve saffet akbaş'ın kadro dışı bırakılmasıyla taşlar birden yerine oturur; kalede rüştü, savunmada mustafa doğan, uche, högh, orta beşlide sağdan sola tayfun korkut, metin diyadin, murat yakın, rahmetli mosheu (ya da dimas), erol bulut, ileride baliç-moldovan tertibiyle cayır cayır hücum oynayıp ligde seriye bağlayan bir takım ortaya çıkar. maalesef ki ligin ikinci yarısıyla birlikte rüzgar tersine esmeye başlar. önce metin diyadin’in, sonra uche’nin ayağının kırılması, akabinde baliç’in real madrid’e satışı takımdaki havayı tamamen bozar ve üst üstüne puan kayıpları sonucu hedeften uzaklaşılır.

lakin futbolla yatıp futbolla kalkan löw için bu olumsuzluklar çok da bir şey ifade etmez. Stuttgart’ta gerçekleştirmek istediği fikirlerini bir an önce burda da devreye sokma niyetindedir. Sezon içerisinde zaman zaman denediği 343 düzeneğini baliç’in yerine o dönemler liverpool’dan ayrılmaya hazırlanan çek patrik berger’i transfer ederek hayata geçirmeyi planlar yeni sezonda. Gelgelelim; aziz yıldırım vizyonunun bir de vizyonsuzluk boyutu vardı ki, bu boyutta doğuştan fenerli taraftarlar bile azılı düşman statüsünde kayda alınıp muhalif sesler tribünün orta yerinde yönetimin paralı askerleri tarafından dövülerek susturulur. Ve şampiyonluk gelmeyince, bu vizyonsuzluk boyutu devreye girer. löw ile tek celsede yollar ayrılır. takım, anahtar teslim rıdvan dilmen'e bırakılır.

Hikaye böyle.
Bu hikaye paralelinde, milli takım kariyerini bir köşeye bırakarak bildiğimiz, tanıdığımız, hocalığımızı yapan löw için söylenebilecek en net şey şu: bu adam da aynı vitor pereira gibi kafasında kurguladığı oyunu oynatır. Elindeki kadroya göre bir oyun şekillendirmez. oyuncuya taviz vermez. Dolayısıyla, vitor hoca’yı beğenmeyenler löw’ü hiç ama hiç beğenmeyecektir. İşte bu noktada yine kritik soru devreye giriyor: ali koç bu kez hangi tarafı seçecektir ? topçuları mı, hocayı mı ?